YİNE BENİ ANMIŞLAR Süha UMAR
9/3/2010


Sevgili Nihat Bey,

Lütfen suratını asma. Biliyorum suçum büyük. Ama inan ben senden daha da üzgünüm. Şu dar-ı dünyada, bunca resmi, gayrı resmi kepazeliğin içinde insanın en çok eksikliğini duyduğu, bir dostla iki çift laf etmek değil midir? Öyledir ve ben seninle çok ama çok uzun zamandır bunu yapamadığım için zaten canım iyice sıkkın. Bir de sen beni üzme!

Yazışmayalı epey bir zaman geçti ve bu arada avcılık alanında da bazı gelişmeler oldu. Ama doğrusu ben birçoğunu izleyemedim. Malum küffar elerinde başım zaten yeterince dertte. Bir yanda bizimkiler bir yanda yabancılar. Uğraş ki sonu gelsin. Geldiği de yok ya!

Neyse biz avcılıktaki gelişmeleri kısa geçip başka, çok garip bir konuya girelim. Ama önce avcılık!

Biliyor musun Nihat bey? Bizim avcılar, memleketi zaten suçlu cenneti haline getirenlere bu yönde bir adım da Kara Avcılığı Yasasında attırdılar ve “torba yasa” ya bir madde koydurup, suçta kullanılan av tüfeklerinin zor alımını önlediler! Hayırlı, uğurlu olsun ne diyelim!

Ama bu arada avlaklarını kaybettiler! Çevre ve Orman Bakanlığı onları tüfeklerle meşgul ederken avlakları ellerinden alıverdi! İnanmayacaksın ama domuz sürek avı bile yapamıyorlar da sitelerinde ağlaşıp duruyor bizim avcılar! Doğrusu benim gibi, onların pek sevdikleri değişle “Avcı Düşmanı” (yahu neredeyse hepinizi cebimden çıkarırım avcılık söz konusu olduğunda ama geçelim şimdi!) birisinin bile aklına gelmemişti böyle bir iş! Eh ne dermişler, “el elden üstündür!” Yoksa “kendi düşen ağlamaz” mı demeliyiz?

Kısacası Nihat bey, tüfekler kaldı ama avlaklar gitti! Şimdi merak ediyorum: Avlaklar olmayınca o tüfekleri ne yapacaklar?  Neyse aman yanlış anlaşılmayalım! Onlara Orman Bakanlığı vurmuş bir de biz vurmayalım.


Gelelim asıl konumuza!

Bir süredir “beni defterden sildi” diye düşündüğüm Akbabalı Sinan geçen gün bir mesaj göndermiş Vakfa. Bana ulaştı. “Neredesin Büyük Beyaz Adam?” diyordu. “Biliyor musun bizi mahkemeye verdiler!”

Doğrusu şaka yapıyor diye düşündüm. Baktım ciddi söylüyor.

Bu arada bizim Serhan durumu -her zamanki gibi- sessizce izlemekteymiş. Bana da söylemiyor!

Yaban TV var ya, hani şu rahmetli Ufuk’un kurduğu avcılık-balıkçılık televizyonu. İşte o, Ali Yücel’i, Emin Gürbüz’ü ve Sercan Akalay’ı ve daha başkalarını, “bize hakaret ettiler” diye mahkemeye vermiş. Ne diyeyim? Şaşırdım kaldım.

Benim bir şey dememe kalmadı zaten. Ali Yücel dayanamayıp, Ufuk Güldemir’e bir mektup döşenmiş Türkiye Avcıları sitesinde. Serhan’da yememiş içmemiş bana iletti. Bir yandan Bosna Hersek bir yandan Sırbistan, Kosova vs ile uğraşırken “bir de bu çıktı, şimdi işin yoksa tepen atsın, bir de Ali ile uğraş!” diye söylenerek, bir göz attım mektuba. İçinde benim de adım geçiyor üstelik.

Okudukça gözlerim dışarı uğradı! İnanamadım.

Sevgili Ali. ‘Senin fikrin, benim fikrim” olur mu yahu mektup bu. Yüzlerce yıldır herkes birbirine yazıp durur. İnternet, e-mail, messenger, skype vs çıkıncaya kadar bunu herkes yapıyordu. Araklamayı nereden çıkardın? Aklıma bile gelmezdi. Yine de teşekkür ederim. Fikri benden almışsın. Aman Ali dikkat et! Bak ben geldim 64 üme! Bunca yıldır, tek bir fikrimin bile, ben dahil kimsenin işine yaradığını görmedim! Başımı derde sokmaktan başka.

Ama bir sözüne çok güldüm Ali Yücel’in. “Türkiye Avcıları sitesinde bizim çocukların ettiği onca lafa karşın Süha Umar bile bir tek an mahkemeye gitmeyi düşünmedi” diyor. Haklıdır! Hiç aklıma gelmedi. Ama benim aklıma “Dr. Jeykl Antalya’ya gelirse ben gelmem” demek de gelmemişti zaten. Bende mi akıl eksik onlarda mı bilemedim gari! (İzmirliyiz ya illaki dilimiz çalacak!)

Nihat bey, ben bugüne kadar hep bazı şeyleri anlatmaya çalıştım. Hala da fırsat olursa anlatmaya çalışırım avcılara. Dinlerler, dinlemezler, onların bileceği iştir. Sonuçta dediklerim çıkar da canları sıkılırsa o da onların derdi olsun. Nitekim baktım da,  sitede avlakların nasıl elden gittiğini, artık parası olmayanların avcılık yapmasının düş olduğunu anlatıp duruyorlar!

Ben yine de diyorum ki Nihat bey, “insanın en iyi dostu köpekmiş. Ben demiştim demezmiş!”

Mahkeme işine dönersek, avcılarla mahkemelik mi olunurmuş? Onların dilinden anlamak ve onların diliyle yanıt vermek neye yetmiyor ki?

Nitekim bana çatıp duruyorlar, hatta biraz ileri de gidiyorlardı bir zamanlar. Herhalde beni, başbakanın değişi ile “monşer” görüyorlardı. Büyükelçiyiz ya! Sonra bir gün ben onlara “Ankara’nın Dikmeni!” diye tam da onların anladığı dilden yanıt verince, sulh olduk. Hala da barış içinde yaşayıp gidiyoruz. (Ali ben de çok kavgaya karıştım. Hamdolsun boks-halter pek de dayak yemedim ama yediğim de oldu tabii! Bu işin raconu bu. Yersin, yedirirsin. Bilirsin kavgada yenen yumruk sayılmaz!)

Avcının dilinden avcı anlar Nihat bey sen bilirsin. Hiç bir avcının  da diğerinin diline diyecek lafı olmaz çünkü hepsi aynı dili konuşur.

Galiba Yaban TV burada yanılmış.

Haa bu arada bir avcı da soruyor: “Süha Umar’ı istemeyenler, onun en yakın yoldaşı, aynı görüşteki Metin Sertoğlu’na Yaban TV de nasıl köşe verdi?” diye.


Genç dostum sen böyle şeylere kafanı yorma. Metin’in yazması iyidir. Herkesten çok bilir bu işleri. O da uzun zamandır sizin avlaklarınızı kurtarmaya, size yol göstermeye çalıştı. Avlakları ise Yaban TV’nin gözdeleri elinizden aldılar. Bırak da Yaban TV bir kez olsun doğru bir iş yapsın. Baksana bilmeyenlerin, anlamayanların elinde kaldı!

Bu defalık bu kadar olsun Nihat bey. Saat sabahın 3 ü olmuş. Hani av mevsimi olsa, yola çıkmakta geç bile kaldık.

Yine yazarım. Bakalım bu dava nasıl sonuçlanacak? Yine de Yaban TV insaflı davranmış. Sinan’ı, yaban domuzlarını orayı burayı kazıp silah saklatmak için örgütlemekten, Cem Güleç’i de, çulluklarla işbirliği yapıp, “Uzun Gaga Darbe Planı” hazırlamaktan Ergenekon’a sokabilirdi. Dr. Jeykl bu belli mi olur. Tanrı korumuş!

Sevgilerimle Nihat bey.

Süha Umar